CLICK HERE FOR BLOGGER TEMPLATES AND MYSPACE LAYOUTS »

26 Temmuz 2010 Pazartesi

vişneli muhallebi

geçen pazartesiden beri girip de tariflerimi ekleyemedim.. çorludaki upuzun boş vakitlerimi özlüyorum.. istanbulda temizlik, yemek, bulaşık, tekrar temizlik, tekrar yemek, tekrar bulaşık üçgeninden sıkıldım.

ev emekçisi kadınların temizlikten bulaşıktan veya çocuktan kalan zamanı kendilerine ayırmalarını değil; kendilerine ayırdıkları zamandan kalan zamanları temizliğe bulaşığa ayırmalarını istiyorum. bunun mümkün olabileceğini ancak çok ama çok zor olduğunu biliyorum. kadının özgürleşmesi yüzyıllardır gelen sorunken burda iki cümleyle çözemeyeceğimin farkındayım..

yeni denemeler var demiştim son yazımda. iki tane yeni denemem vardı birinin resmini çekemedim fırsat bulup diğeri de hemen aşaağıda:)

Malzemeler:

  • 1 kilo süt
  • 1  bardak toz şeker
  • 1 paket vanilya
  • 1 çorba kaşığı un
  • 3 çorba kaşığı nişasta
  • 1 bardak vişne ( veya ahududu,böğürtlen, çilek)
  • 1/4 su bardağı toz şeker
Yapılışı:

Un ve süt bir tencerede topak topak olmadan karıştırılır, daha sonra nişasta, şeker, vanilya eklenir. muhallebi kıvamına gelene kadar karıştırılarak pişirilir. kalıplara dökülerek en az 3 saat (1 gün bekleyince daha güzel oluyor) bekletilir. üzeri için vişne ve şeker blendırdan geçirilir, servis anında muhallebinin üzerine dökülür.

Tarif Sofra'nın tatlılar kitabından sütlü tatlılar alt başlığındandır.

Dipnot: ben kek kalıbına döküp hazırladım ancak dondurma bardakları veya cup bardaklarına dökmek daha mantıklı olacakmış. ayrıca kesinlikle servis anında vişneli sos dökülmelidir aksi halde akıp gidiyor; görüntü kötü oluyor:)

19 Temmuz 2010 Pazartesi

istanbul kaçamağı...

uzun süredir bir o yana bir bu yana sürekli koşturmaca içindeydim. cuma günü bu koşturmacaya son verdim! staj bitti, iş başvurularımdan geri dönüp de görüşmeye çağıran da olmadı (bu pek de iyi bişe değil aslında ama neyse:) ) bu boşluğu değerlendirip istanbula kaçtım, aslında uzun zamandır haftasonları hep istanbuldaydım ama yeni evin telaşı nedeniyle bir rahat nefes alamıyorduk. bu sefer öyle olmadı... cumadan beri dingin bir haldeyiz.

bu dinliği değerlenirerek mutfağa daldım:) düşündüm de uzun zamandır yeni birşeyler yapmıyordum.. şu an hala ocakta ya da dolapta olan yemeklerin tarifleri akşam bu sayfada :)

mutfakta oyalanırken düşündüm bir yandan da ne istiyorum ben diye. çorluda kalmak isterken istanbula dönmek zorundaydım bu fikre alışmak o kadar zordu ki, tam alışmıştım. iş imkanlarının tamamen çorluda olduğunu fark edince bu sefer çorluda kalmak fikri yordu beni. yeni ev, yeni ev arkadaşları, yeni iş ortamı...

kararsız, bıkkın ve bezgin bir haldeyim. iş görüşmelerinden eli boş dönmek, o görüşmelerde cins cins insanlara derdini anlatmak, çorludakilere kızmak, kırılmak, istanbula dönmek hevesi, istanbuldaki yaşamın zorlukları..

1 ağustosta geri dönülemez bir şekilde karar vermiş olmak zorundayım. çorluysa çorlu; istanbulsa istanbul... bir ay sonrasını merak ediyorum; diplomalı işsiz kervanında mıyım yoksa çalışanlar kervanında mıyım :)

18 Temmuz 2010 Pazar

ve yaz geldi...

bugün resimlerimi karıştırırken fark ettim ki ; kıyıköy gezimiz vardı baharda.. saklanmış kalmış köşede resimler, saklandığı yerden buldum çıkardım onu...

fakülteden hareket eden otobüs yaklaşık 1 saat (çorlu-kıyıköy) sonra kıyıköyde bıraktı bizi.. kastroya kadar yürüyüp bir de piknik yaptık. biz aradaki mesafeyi 2 saatlik zannediyorduk ama yaklaşık 8 km imiş:) bugün olsa, yürü deseler yürümeyiz ama o gün başlayınca yürümeye devamını getirdik :)

bu arada eğer pikniğe gidecek olanız varsa; 2 domates, 2 biber, 1 patlıcan, biraz zeytinyağ, kekik, tuz, sarmısak... közleyin sebzeleri ve ezin, ekleyin sarmısak, yağ ve baharatları, buyrun size şefin salatası :)

resimler kıyıköy ve kastrodan :) 

kıyıköy'de eski bir kilise...


kıyıköy...


kastro sahili....

14 Haziran 2010 Pazartesi

55bin kişiydik; oradaydık...

55bin kişilik dev kadroyla oradaydık...

türkülerimizi, marşlarımızı haykırdık beşiktaş sahillerine, halaylarımızı çektik...

inlettik yeri göğü.. 55 bin kişiydik..

tek ses, tek yürektik.. tükenen umutlarımızı yeniden filizlendirdik, durup yeniden düşündük...

teşekkürler Yorum.. sen olmasan mitingler halaysız, eylemler sessiz, konserler tatsız tuzsuz olurdu..

11 Şubat 2010 Perşembe

"Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik"

"Bu arada;

hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne,

günün karanlık saatlerine,

ara sıra kopsa da fırtınalara,

bir gün boğulacağımız denizlere,

eski günlere,

neler olacağını bilmesek de geleceğe,

kötülüklerle dolu olsa bile tarihe,

tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara,

Donkişotlar 'a,

ateş hırsızlarına,

Ernesto "Çe" Guevara'ya,

yollara-yolculuklara,

sevgililere,

sevişmelere,

sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara,

üşürken ısınmalara,

her şeyden sıcak annelere, babalara

ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz.

Kötü şeyler gördük.

Savaşlar,

katliamlar,

ölen-öldürülen çocuklar gördük

Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük.

Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük.

Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük.

Biz de öldük.

Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik.

Teşekkürler dünya."


Kazım Koyuncu

2 Şubat 2010 Salı

kadın olmak üzerine...

12 yaşında…

Hayal ediyorum cesedini. Kanlar içinde bir beden, muhtemelen üstünde önlüğüyle, önlüğün mavisi kanın kırmızısıyla karışmış durumda. Yüzünde korkmuş bir ifade. Korkmuş baktığı yerde gördüğü şeyden. Kalaşnikofu bedenine doğrultan ellerden korkmuş.

Hayal ediyorum bir gün öncesini. Sınıfında yine mavi önlüğüyle, sırasında otururken, gülerken. Öğretmeni hayal ediyorum bakarken sınıfa. Kaleme uzanan eli, kağıda da ulaşıyor, yazmaya başlıyor kargacık burgacık harfleri. Okunmuyor bile yazılanlar.
İçindeki duyguları hissetmeye çalışıyorum. İçinin hop ettiğini içimde hissediyorum, gözlerinin korkuyla karışık cesaretle baktığını, sevinçle ışıldadığına inanıyorum. Elini uzatıyor, içi kıpır kıpır, ah bir bilse sonucunu, ah bir bilse olacakları…
Tam uzatıyor kağıdı, yanlış ellere gidiyor kağıt. Kocaman elleriyle öğretmen alıyor kağıdı, açıyor, okuyor… “Ayıp” diyor “Ayıp bu yaptığın!”. Sevdiğini söylemek ayıp. Sevmek ayıp. Okula gelmen bile ayıp. Camdan bakman ayıp. Konuşman ayıp, düşünmen ise suç.

Üç mermiyle buluşuyor bedeni sabahın erken saatlerinde. Üç mermiyle intihar ettiği söyleniyor. (!)

İntihar ettiği düşüncesine herkes inanıyor, kendileri bile. Vicdanları rahatlıyor, namus kelimesiyle vicdan rahatlatıyorlar.

Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde yayınlanan, aslında çok alışageldiğimiz haberlerden birisi Ağrılı Meryem’in haberi. Erkeklerin dünyasında, onların egemenliği altında yaşatıldığımız bu dünyada bir kadını daha uğurluyoruz.


Onun ölümünün son olmadığını biliyoruz, sustuğumuz boyun eğdiğimiz kendimize olan inancımızı yitirdiğimiz sürece daha nicelerini kurban vereceğimizi biliyoruz. Biliyoruz ama nedense bir şey yapmıyoruz. Batıdaki kadının bu durum için bir şey yapmaması demek, Doğuda yarın bir kadının daha ölmesi demek. Doğudaki kadının bugün kendisi için mücadele etmemesi demek Batıdaki kadının tacizlere, tecavüzlere maruz kalmaya devam etmesi demek.

Milyonlarca kadın tacize, şiddete, tecavüze maruz kalıyor, ya sesini çıkarmıyor ya da erkek egemen vakıflar, yönetim, sivil toplumlar tarafından bastırılmasa bile savunulmuyor. Kadınların bir an önce sosyal hayatta aktif olması gerek. Bugün eğer vakıflar yönetimler kadınları savunmuyorsa bunların sebebi kadınlardır. Evde oturup doğurduğumuz çocuklara bakmak, kocalarımıza hizmet etmek yerine mücadele içinde olmayı başarabilseydik eğer; Ayşe bugün tecavüze uğramayacak, Meryem ölmeyecek, Hatice iş yerinde tacize uğramayacak, Saadet evde şiddete maruz kalmayacaktı.

Fabrikalarda sömürülmekten, bakan gözlerde “obje” olarak görülmekten, hayatımızı iki çocuk ve bir kocaya adamaktan, onlardan da çoğu zaman hak ettiğimiz değeri görmemekten, istediğimiz yere gidememekten, her fırsatı değerlendiren erkeklerin otobüste bile rahat bırakmamasından, törelerle öldürülmekten, dövülmekten, cinsel açıdan yok sayılmaktan bıkmadık mı?

Tüm renklerimizle muazzam bir gökkuşağı çizebilecekken, milyonlarca renklerimiz varken, sonsuz karanlıklara sürülmüşlüğümüz neden?

31 Aralık 2009 Perşembe

yine de iyi yıllar!

  aaa şimdi yeni yıl geldi ya ssanki her şey değişecek.

herşey güzelleşecek, herşey iyileşecek.

saymaya başlamıyorum bile, hayalimdeki başka bir dünyayı.

hiçbirşeyin yeni yılda da değişmeyeceğini bildiğim için hiç bir şekilde yeni yıla umutla girmiyorum.

bakılacak olursa; yeni yıla isteyerek de girmediğmiz bir gerçektir, bir zaman gerçeğinin sonucudur.

bugünden itibaren 2010 olduk. hobaa değişmiş gibi herşey mutlu ol insanoğlu!

mutlu olun yine de.

en azından bu gece kafalar dumanlı iken mutlu olun.

herşeyin değiştiğini hayal edin

kendi hayalinizdeki "başka" dünyanın var olduğunun sanın..

yine de iyi yıllar, yine de mutlu yıllar.