CLICK HERE FOR BLOGGER TEMPLATES AND MYSPACE LAYOUTS »

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Adres değiştirdik sayın okur ! : )

Merhabalar;

Blog yazmaya yeni sayfamdan devam ediyorum.


Takip etmek isteyenler ; buraya bir tık 

Hepinizi beklerim.

(Link olur da açılmazsa; http://cafefora.blogspot.com/)

24 Ocak 2013 Perşembe

Başak Cafe


Haftanın son ve en güzel gününden herkese merhaba;

Çalışan insanlar için sanırım haftanın en güzel günü Pazar ve Cumartesi'den öte Cuma günü olsa gerek:) İstanbul'da Cuma sabahları trafik sorunu genelde daha az oluyor; ancak akşam saati için aynı şeyi söylemeyeceğim. Hatta geçen gün bir Cuma akşamı metrodayım; toplu taşımayı yoğun olarak kullanmayan bir adam diğer adamla sohbet ediyor:

"Bugün niye böyle çok kalabalık? Dün sakindi?"
"Bugün Cuma, ondan ötürü."
"Nasıl yani? Cuma günü bu insanlar çoğalıyor mu?" :)

Günde üç defa toplu taşıma kullanan biri olarak bu tarz hikayeler bende çok; zamanla yazarım..

Bugün sizlere güzel bir mekanı tanıtmak istiyorum:

Bir aralar sık sık ziyaret ettiğimiz, bu aralar fırsat bulamadığımız bir cafe ile başlayalım; Başak Cafe. Bakırköy tren istasyonun hemen yanında, ara sokakta.



Kapıdan içeri giriyorsunuz, cıvıl cıvıl bir dükkan sizi karşılıyor. Eski resimler, eski radyo-televizyon, biblolar, çiçekler, keçeler, danteller, antika objeler... Biraz ilerledikten sonra bahçeye çıkıyorsunuz; üstü kapalı yeşilliklerle çevrili bir bahçe. Serin, rahat, loş ve sakin. Biz genelde bira-patates alıyoruz ama geçen gün değişiklik yapıp tatlı yedik. Başak Pasta diye kendilerine has bir pastaları var; oldukça hafif. Deneyin derim. Yemekleri de güzel görünüyor ancak biz henüz deneyemedik.

Belki siz denersiniz, işte adres; Kartaltepe Mahallesi Mektupçu Sokak No: 2 Bakırköy


Ayrıca kapıya gelmeden önce, tuvaletten çıktıktan hemen sonra solda bir defter var; anılarınızı yorumlarınızı yazabilirsiniz :) Bizim notlarımızı da okuyabilirsiniz..


23 Ocak 2013 Çarşamba

Perde!

Merhabalar;

Bu aralar kendimi keçeye adadım; zamanımın çoğunu keçelerimden yeni bir şeyler yaparak geçiriyorum. Bir sürü magnet, broş, kolye yaptık ancak henüz fotoğraflayamadım. Umarım yakın zamanda sizlerle paylaşabilirim.

Bu aralar iki yeni oyun izledim ancak yazmaya fırsat bulamadım. Bu gün son haftalarda izlediğim oyunları sizlere takdim etmek istiyorum; Vişne Bahçesi ve Dar Ayakkabı ile Yaşamak.

Dar Ayakkabı ile Yaşamak isimli oyunu geçen hafta Cumartesi günü Harbiye Sahnesinde izledim. Sahnenin %25lik kısmının boş olmasına gerçekten üzüldüm; ama belki saatin erken olması, aynı gün hem ÇHD avukatları için yürüyüş hem de Hrant Dink anma etkinliklerinin olması ayrıca havanın yağmurlu olmasının sonucudur diye düşünmekteyim. Hayır, kötü düşünmek istemiyorum, hayır. (Bu arada; Faşizme inat kardeşimsin Hrant! 6 yıldır hala adalet bekliyoruz)



Bir ayakkabı fabrikasının içindeyiz, 5 tane işci iki yıldır işten atılmalara karşı direniyor ancak hiç bir sonuç alamamışlar. Bütün bunlar neticesinde açlık grevine giriyorlar. Ve uyanık bir medyacı onların eyleminden kendisine pay çıkarıyor, ölümlerini TV ekranlarında para uğruna satıyor. Duşan Kovaçeviç oyunu yıllar yıllar öncesinde yazmış; peki ya bugün? Bugün de değişen hiçbir şey yok, ne işçi hakları konusunda ne de insanların haklı mücadelelerinden kendilerine rant sağlayan tacirler konusunda. Açın televizyonları, izlediğiniz kaç tane habere inanabileceksiniz? İşçi eylemlerini sanki toplumun huzurunu bozuyormuş gibi veren kanallar, tecavüz haberlerini kadın hak etmiş gibi yansıtan sunucular, o bu şu diye ayrım yapan haberler... Oyunun temalarından bir tanesi de buydu; medyanın bir haberi mutfağında form değiştirerek sunması.

Diğer tema sistemin insanların acılarından, özürlerinden, yoksulluklarından ve yoksunluklarından rant sağlaması. Yarışma programlarına bakın; insanların özürlerine gülüyoruz. Yazık.



Gelelim oyunun künyesine; Duşan Kovaçeviç yazmış, Nurullah Tuncer yönetmiş. İBB Şehir Tiyatrolarında izleyebilirsiniz. Detaylı bilgi için; http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Oyun.aspx?oyunid=406

Vişne Bahçesi

Sahne Vintage tarzda bir yemek masası ile açılıyor, karşınızda uzun bir yemek masası. Tepesinde sonradan anlayacağınız vişne dalları. 19. yüzyıl sonu Rus aristokratlar her şeyini kaybetmiş, borç batağında. Karşılarında zengin bir köylü, sınıf farkından ötürü onu dikkate almaları mümkün değil. O ne bilebilir ki?



Bu oyunun beni en çok etkileyen sahnesi; köylü(!) Engin Alkan'ın devrimci öğrenciye "bak bu insanlara bak, çoğu amaçsız yaşıyor, amacının ne olduğunu bile bilmiyor! Bu insanlar için bunca çaba değer mi?" Bu cümle sonrası uzun uzun düşündüm; Engin Alkan benim düşündüklerimi tam karşıma geçerek dile getirmişti. Gerçekten değer mi?



Oyunun içeriği ile bilgiye gireceği için devamını yazmak istemiyorum; gidin ve izleyin derim. Oyunu Anton Çehov yazmış, Engin Alkan yönetmiş. Detaylı bilgi için; http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Oyun.aspx?oyunid=407

Hepinize iyi seyirler!


17 Ocak 2013 Perşembe

Makarna Canavarı!

Merhabalar;

Yine çok uzun zaman olmuş yazmayalı. Bu zaman zarfında çok fazla tarif denedim; çok fazla kitap okudum ve çok fazla film izledim ancak hiçbirini yazmaya vakit bulamadım. Aslında vakitsizlikten öte bu aralar uykuya açlığım çok fazla. Sürekli olarak uykusuzluk hali içerisindeyim; bazı ilaçlar kullanmaya başladım sanırım onlar da ziyadesiyle uykumu getiriyor. Aşırı derecede kilo aldım; biraz da sanırım onun etkisi ile psikolojik anlamda iyi değilim; bu sebepten kendimi uykuya vuruyorum.

Kadınlar ne ister sorusunun tek cevabının 36 beden pantolona girmek olduğunu düşünmekteyim :) Biscolata erkekleri, milyarlık arabalar falan yalan yani:)

Neyse kilo aldım kilo aldım diyen normal bir insanın gidip rejime girmesi, spora başlaması gerekir ancak ben ne yaptım "makarnaaaa!". Kendimi sonsuz kilo alma azmimden ötürü tebrik eder; tarifi huzurlarınızda sunarım.

Saygılar, sevgiler efendim!

Basit Makarna Salatası

Malzemeler:

  • 1 paket kelebek makarna
  • Yarım demet maydanoz
  • Bir tutam dereotu
  • Bir küçük kase kadar kornişon turşusu 
  • 4-5 adet kurutulmuş domates
  • 5 yemek kaşığı mayonez
  • Bir kase kadar yoğurt
  • 3-4 yemek kaşığı sıvı yağ 
  • Pulbiber, karabiber, tuz
Yapılışı:

Makarnalar yağ ve tuz eşliğinde haşlanır. Makarnaları çok fazla pişirmedim, hafif diri bıraktım, süzdüm. Makarnalar soğuduktan sonra doğranmış kornişon turşuları, ince ince kıyılmış maydanoz ve dereotu, uzun uzun doğranmış kurutulmuş domatesler eklenir. Ayrı bir kasede mayonez ve yoğurt karıştırılıp makarnanın üzerine dökülür. Baharatlar eklendikten sonra salata iyice karıştırılır. Küçük bir tavada zeytin yağı ve pulbiber kızdırılıp servis ederken salatanın üzerine dökülür. 



Dilerseniz mısır, rende havuç da eklenebilir. 

Afiyet olsun!



16 Ağustos 2012 Perşembe

"The Intouchables"

Uzun zamandır izlemek istediğim bir film vardı; ısrarla kuzenimden istiyordum filmi. Uzun uğraşlar sonucu filmi kendi arşivime aldım, ancak o kadar merak ettiğim halde uzun zaman izleyemedim. Geçen hafta işten eve giderken dedim tamam bugün bu film izlenecek! Uykum da gelse, çok geç de olsa izlenecek. Giderken cipsimi, meyvemi aldım (cips yanında meyve yemek, denemediyseniz deneyin!) eve gittim. 



Filmin beni etkileyen en önemli iki özelliği; Fransızca olması (zira bir film Fransız filmi ise kötü de olsa izlerim, konuşmalarını dinlemek apayrı bir zevk benim için.) ikinci özelliği gerçek bir hikayeyi anlatıyor olması.

Philippe oldukça zengin bir entellektüel ancak biraz talihsiz; yamaç paraşütü yaparken sakatlanmış, boyundan itibaren vücudu tutmuyor. (Bu noktada François Cluzet'in rolünün hakkını verdiğini söylemem lazım. Gerek gülerken, gerek otururken gerekse konuşurken gerçekten felçili olduğunu zannediyorsunuz.) Devasa bir evde; aşçı, mektup yazacak bir edebiyatçı, bahçıvan, şöför vb. tüm yardımcılar mevcut. Tek eksik Phillipe'e bakacak bir yardımcı. Yardımcılarını mülakatla işe alıyor ve mülakatları yaparken o arada içeri birisi giriyor. Ve bitmeyecek bir dostluğun ilk temelleri orada atılıyor. Diğer tüm yardımcılar sadece iki ay dayabiliyorken Driss bu işi başarıyor. 

Daha fazla detaylı bilgi vermek istemiyorum; filmin heyecanını kaçırmanın manası yok. Bol bol güleceğiniz, kimi zaman hüzenleneceğiniz bir film. Aslında 2011 yapımı ancak ödüller falan aldıktan sonra ancak sesini duyurabildi. Künyesine bakacak olursak; yönetmen ve senaryo Olivier Nakache ve Eric Toledano. Oyuncular; Philppe François Cluzet'te vücut buluyor; Driss ise Omar Sy'da. IMDB puanı; 8.6. Puanının hakkını veriyor; merak etmeyin. Fransa'nın Oscar ödülleri sayılan Cesar ödüllerinde iki oyuncuda aday iken Omar Sy ödülü kapıyor ve Fransa'nın ilk Afrika kökenli bu ödülü alan ismi oluyor!


Görseller internetten alıntıdır.

İyi seyirler!

12 Ağustos 2012 Pazar

Yagmur, deniz, ruzgar! Yaşasin üşümek!

Merhabalar! Bu hafta sonunu istanbulda geçirmekti aslında niyetim; eve gidip tüm hafta sonu uyumaya niyetliydim. Cumartesi günü iş çıkışı biraz temizlik yapıp uyudum. Malumunuz iki haftadır evde tek yaşıyorum. Iftar sonrası baktım yollar boş, otobüsler boş. Çantamı kaptım çıktım; annemlerin yanına yazliga gittim. Giderken de Avcılar-Turksan duragindaki Antepli ismindeki tatlıcıdan dürům sarma aldım. Tatlı enfessstiii! Şekeri yağı tam kararında, fistigi bol:) Bundan sonra yeni tatlıcım budur, fotoğraflayamadım çünkü tatlılar bitti.

Bu arada yazlık Gümüşyaka'da. Pazar sabahları ıstanbul sosyetelerinin "organik pazar" diye isimlendirecegi küçük bir halk pazarı kuruluyor. Gitmek isteyenler için; Kinali çıkışlarindan sonra Gumusyakaya gelmeden Meltem Aile Kampının tam karşısında bölge halkının kendi mahsullerini sattığı bir pazar. Biz sırf domates almak için gittik; giderken de artistik atlayislar yaparken kendimi yerde buldum. Uzun zamandır düşmüyordum; çocukluğumu hatırladım:)  



Ve gunun en önemli olayı; yağmur yagiyoooor! Su anda balkondan hem manzarayı izliyor hem yazıyorum. Muhteşem bir gün, muhteşem bir hava. Sağanak yağmur altında denize de girdim; hadi hayırlısı. Griptik zatürree olmasak bari! Eğer hiç yağmurda denize girmediyseniz mutlaka ama mutlaka girin. Dalgalar enfesti, bir yandan rüzgar bir yandan yağmur. Fırtına sonrası sahilde yürüyüş yaptık, deniz içinde ne varsa dışarı kusmuş. Pet şişeler, oyuncaklar, çer çöp, midye kabukları, rengarenk taşlar. Çakıl taşı ve midye kabukları topladım; hedefim dekoratif bir şeyler oluşturmak. Şimdilik beklemede taşlar ama yakın zamanda bu sayfalarda görücüye çıkacaklar.

Ayrıca tarif değil ama bilmeyenler için; közde mısır! Mısırın her türlüsü güzeldir ama bu hali de başka güzeldir.


11 Ağustos 2012 Cumartesi

Güzelyalı-Trilye-Mudanya-Cumalıkızık! Bursa Yolcusu Kalmasın!

Bugün bilgisayarımda fotoğraflarımı karıştırırken fark ettim; geçen ay bir Bursa programım vardı. Ancak her zamanki gibi onu da yayınlamaya fırsat bulamadım. Velhasıl geç olsun güç olmasın diyerek Bursa turumuza başlıyoruz.

İdo'nun yeni bir uygulaması var; İdobüs. Kabataş-Güzelyalı arası 2 saat ve fiyatı akıl almayacak derecede ucuz! Gidiş dönüş 7TL. Her ne kadar korka korka binsem de Güzelyalı'ya ayak basmayı başardık. Akşam güneşinin tadını çıkarta çıkarta arkadaşımı bekledim, daha sonra iki Bursalı beni en çok sevdikleri yere götürdüler; Trilye'ye!!  Henüz bir ergenken okuduğum Yüreğim Seni Çok Sevdi diye bir kitap vardı, o kitapta bahsi çok geçmişti bu yerin ve de ben deli gibi merak ediyordum.

İki yanı yemyeşil yoldan vurduk kendimizi yukarı, sanırım bir dağ dolandık indik çıktık indik çıktık Trilye merkeze vardık. Aman Tanrım minicik sevimli evler, incik boncuk dolu dükkanlar, taze balıklar, taze meyveler, şarap satan dükkanlar ve tabii ki zeytin ve zeytinyağı satan sevimli dükkanlar. Bayıldım bayıldım bayıldım! Sahil şeridinde 4-5 adet sevimli cafe var, birisine oturup gün batımını izleyip sohbet ederek bu güzel havayı ciğerlerimize çeke çeke biralarımızı yudumladık.

Not: Sahildeki sevimli, 70ler 80ler havasını yaşatan cafenin sahibi sana ne kadar imrendim, cafeni ne kadar kıskandım anlatamam!


 Trilyeden sonra kendimi FSM'de buldum; İstanbul'un Taksimi diye takdim ettiler burayı. Oturacak yer bulmamız yaklaşık yarım saatimizi aldı, her yer tıklım tıklım her yer kalabalık. Leman Kültürde bahçede bir yer bulunca atıverdik kendimizi. Geceyi arkadaşımda geçirdim, annesinin evde açtığı muazzam su böreğini de midemize indirip uyuduk. Su böreğini tanımlayacak kelime bulamıyorum o nedenle kısa geçiyorum; çünkü kelimenin tam anlamıyla muazzamdı!



Sabah erkenden yollara vurduk kendimizi, çook merak ettiğim Cumalıkızık köyüne gidiverdik gayri. Muhteşem bir köy kahvaltısı ile; ki altta fotoğraflarını göreceğiniz üzere güne başladık.



Cumalıkızık ile ilgili daha da yazabilirdim ancak fotoğraflarla anlatmayı tercih ediyorum. Ben eriklerin fotoğrafını çekerken teyze çok şaşırdı, "aa bir de fotoğrafını çekiyor biz erikten bıkmışız, görmek istemiyoruz" dedi. Çok güldük teyzenin bu laflarına : ) Nitekim erik bıkılacak gibi değildi, iki kiloyu aldık kolumuza doladık. Geze geze yedik.


Hızını alamayan Gamze bir paket de kara dut yedi!


Sanırım Cumalkızık'ın en meşhur şeyi; böğürtlen ve ahududu. Ben de İstanbula dönerken iki kavanoz alıverdim.







10 Ağustos 2012 Cuma

Haftanın film önerisi ile karşınızdayım!

Upuzun bir aradan sonra yeniden merhabalar!

O kadar yoğun bir zaman dilimiydi ki bu uzun ara; değil yazmaya vakit bulmak blog dahi aklıma gelemedi. Sanırım tam anlamıyla blogu benimseyemedim; sürekli yazma devinimini alışkanlık edinemedim. Unutuyorum, atlıyorum, zaman bulamıyorum veya sıkılıyorum! Bu sefer kararlıyım; yeni yemek denemelerimi, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri, gezdiğim gördüğüm yerleri bu sefer günü gününe paylaşmaya kararlıyım..

Bu haftanın ilk yazısını o zaman geçen hafta izlenen güzel bir filmle noktalayalım; haftanın film önerisi "You've got mail!" Biliyorum biliyorum neredeyse izlemeyen kalmadı ama tam anlamıyla baştan sona izleme fırsatını ancak geçen hafta öğlen sıcağında bulabildim. Güzel bir aşk hikayesi; ancak sonunda söylediğim cümle şu oldu: "Film işte!"  "Aşkın 500 Günü" filmindeki "Bu filmler, kitaplar, şarkılar yalancılar! Yalancılar çünkü aşk hakkında sürekli bize yalan söylüyorlar!" repliği çınladı bir an kulaklarımda.

Film künyesine bakacak olursak; 1998 yapımı IMDB puanı oldukça düşük (6.3/10) Nora Ephron filmi. Tom Hanks ve Meg Ryan başrollerde. Bir insandan aynı anda hem nefret edip hem de gerçekten sevebilir misiniz?

Yarına kitap önerisi ile karşınızda olacağım! Evet evet olacağım,inanıyorum...






1 Kasım 2010 Pazartesi

fayda-zarar ?

gün geçmiyor ki bir bitki daha faydalı bulunmasın. ben de elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum hangi bitki neye yarıyor, hangi sebze faydalı.. ama aklıma takılan bir soru var;  mesela tamam kereviz faydalı. ama ben napıyorum? alıyorum kerevizi zeytinyağlı yemek yapıyorum, yağ, tuz, azıcık şeker ekliyorum. hiç bir zararı olmayan sebzeyi üç beyaz denilen şeyle tanıştırmış oluyorum. e şimdi oturup bunu yesem vitamini hala içinde midir yoksa çoooktan vitamin gitmiş midir?

her sebze de çiğ çiğ yenmiyor. neyse anlayamadım gitti..

günün tarifi eskilerden.. çook eskilerden beri yaptığımız bir börek vardı. geçen misafir gelince yaptık.. eski bir Sofra dergisi tarifidir.

Karnıyarık Börek

Malzemeler:

  • 5-6 adet yufka
  • 1 yemek tabağı kadar doğranmış sosis
  • 3-4 sivri biber
  • 3-4 adet domates
  • 2 yemek kaşığı sıvıyağ
  • tuz, karabiber
  • 2 yemek tabağı galeta unu
  • 1 adet yumurta
  • 1 çay bardağı süt
  • 2-3 yemek kaşığı zeytinyağı
Hazırlanışı:
  1. Domatesler rendelenir. Biberler ince ince doğranır. Sıvıyağda domatesler ve biberler sotelenir.
  2. Tavaya doğranmış sosisler eklenir. İyice kavrulur.
  3. Ayrı bir kapta süt, yumurta, zeytinyağı çırpılır.
  4. Ayrı bir tabağa da galeta unu koyulur.
  5. Her biri 4e bölünmüş yufkaya sosisli harçtan koyulur.
  6. Daha sonra önce sütlü karışıma sonra galeta ununa batırılarak yağlanmış tepsiye dizilir. 
  7. Üzeri bir bıçak yardımıyla karnıyarık gibi kesilir. Kızarana kadar pişirilir.


misafir geleceği için resimler acele acele çekildi. içlerinde en net olanı buydu :) idare ediceğiizz artık:)

25 Ekim 2010 Pazartesi

uzun zamandır yemek yapmıyorum. annem yemekle ilgileniyor ben karıştırıyorum, çırpıyorum, döküyorum o kadar. ama dün misafirlerimiz gelecekti, Kipa'da gördüğüm bir mezeyi denemek için mutfağa girdim. gerçekten de güzel oldu, teşekkürler Kipa:)

Patlıcan Salatası:

Malzemeler:

  • 4-5 adet patlıcan
  • 4-5 adet kırmızı biber
  • 3-4 diş sarmısak
  • 3-4 adet sivri biber
  • Dilediğiniz kadar dolma yeşil zeytin
  • Zeytinyağı
  • Tuz, kırmızı biber
  • Sirke, nar ekşisi, limon
Yapılışı:
  1. Patlıcanlar, biberler közlenir. Kabukları soyularak iri iri doğranır. Karıştırılır.
  2. Dolma zeytinler de doğranarak karışıma eklenir.
  3. Sarmısaklar karışımın içine rendelenir.
  4. Limon suyu, nar ekşisi, zeytinyağı, tuz, kırmızı pul biber karıştırılarak sos hazırlanır. Sofraya getirilmeden 2-3 dk önce sos eklenerek karıştıılır. 

Rus Salatası:

Malzemeler: 
  • 5-6 adet patates
  • 1 çorba kasesi salatalık turşusu
  • 2-3 yemek kaşığı mayonez
Yapılışı:

  1. Patatesler haşlandıktan sonra ezilir.
  2. Salatalık turşuları ince ince doğranır.
  3. Patates ve turşular karıştırıldıktan sonra  mayonez eklenir.
  4. Dolma zeytin, maydanoz ile süslenerek servis edilir. 

işsizlik günlüğü

umutlarımı tüketmiş durumdayım. iş aramaktan da iş başvurusu yapmaktan da görüşmeye gitmekten de nefret ediyorum!!


her sabah nete girip iş ilanlarına bakmaktan bıktım! başvurduğum ilanlarda özgeçmişim bir kez bile görüntülenmemiş olması da ayrı bir dert! her sabah güne bu durumla başlamaktan bıktım.

14001, 9001, ohsas 18001, ehliyet... bunların hepsinin parayı bastıırınca alınacağını bilmiyorlar sanki. yeni mezun insan hangi ara para bulacak da bu belgeleri alacak?!

nefret ediyorum!!!!!

13 Ekim 2010 Çarşamba

19 ekim'de hiç bir şey satın almıyoruz!

bir kaç yumak renkli ip, makas, tığ ve biraz da yetenek.. tüm bunlarla yapılan bir nesnenin fiyatı nasıl olur da 80000 dolar olur? altı üstü renkli renkli iplerle yapılmış bir boyun bağı.

düşünüyorum emek deseniz bu ve bunun gibi daha nice el emeği göz nuru nesneleri Anadolu kadını sürekli yapıyor ve de satmaya kalkınca  30 tl bile etmiyor.. uyanığın biri çıkıyor, Anadolu motiflerini alıyor, işliyor, değiştiriyor, maliyeti 100 tl bile etmeyecek şeye el emeği değeri olarak milyarlar ekliyor ve satıyor! dikkatle okuyunuz 1 milyar değil 3 milyar değil 80.000 dolar! sadece bir boyun bağı.


düşünüyorum gerçekten alan var mıdır diye? vardır herhalde, adam internet sitesinden bile satış yapıyor.

Facebook'ta bu aralar bir etkinlik bir sivil direniş daveti dolaşıyor. 19 ekim hiç bir şey satın almama günü.. ben şahsen o gün hiç bir şey almayı düşünmüyorum..

en azından bir gün bile olsa zorla bize bir şeyler satmaya çalışan sisteme direnme gücünü göstermeliyiz.

9 Ekim 2010 Cumartesi

çocukla çocuk...

yaklaşık 1 haftadır kukla örüyoruz evde. en küçük kız kardeşimin ingilizce öğretmeni istemiş kuklaları.. birbirleriyle konuşturup ingilizce öğrenmeleri için.. ben aslında böyle işlerde pek becerikli değilimdir ama elimden geleni yaptım...

1 haftadır örüyoruz, dikiyoruz, oynatıyoruz, konuşturuyoruz :)





bunlar örgüden olanlar, bir de küçükken yaptığım yumurtadan olanlar var :) ama keçeli kalemler kurumadan ellediğimiz için bulaştı yüzü gözü..

ortanca kardeşi de unutmadık, en küçük kardeşle ona da bir tane hediye el kuklası yaptık...

8 Ekim 2010 Cuma

ve kış geldi...

ve beklenen geldi; kış artık yanı başımızda :) tüm yaz her cephesi güneş gören fırın havasındaki evimizde piştikten sonra sıra geldi kışa.. dün kat kat giyinip otururken aklıma yazın ter attığım günler geldi. inanamıyor insan incecik kıyafetlerle bile yandığımız günlerin geride kaldığına :)

bu yıl son 100 yılın en soğuk kışını geçirecekmişiz, "yok canım daha neler, yalan bunların hepsi" diyenlere azıcık küresel ısınma denen konuyu incelesinler derim.. ara mevsimlerin yok olacağı, dengelerin değişeceği bilinen bir gerçekti zaten..

bilimsel konuda yazmak değil niyetim, bunlarla zaten mesleğim gereği sürekli olarak ilgileniyorum.. kafa dağıtma vakti şimdi :)


binalarla çevrili dünyamızda yeşilliğe hasretiz.. biz de balkonumuzda kendimize yeşil bir dünya yarattık.. domatesimiz, yeşil soğanımız, kurumuş nanemiz, çeşit çeşit çiçeklerimiz var.. gönül isterdi ki kocaaaaman bir bahçemiz olsun, çeşit çeşit bitki ekelim, ağaçlarımız olsun...




eskiden köylerde dedelerimizin ninelerimizin analarımızın babalarımızın yaşadığı evlere burun kıvıran, beğenmeyen burjuva acaba bugün o tarz  evlere milyon dolarlar bayılacağını hayal bile etmiş miydi? önce toprağımızı sonra havamızı, suyumuzu kirleten sanayi bize doğal olan hiç bir şey bırakmadı geriye..




5 Ekim 2010 Salı

bu ben miyim ?

geçenlerde çok ilginç bir şey oldu.. tüm gün içimden tek kelime etmek gelmedi.. benim gibi konuşmayı çok seven, sürekli çene çalan birisi için oldukça ilginç bir durum bu..

aslında yeni ortamlara, yeni insanlara çabuk adapte olurum ama o gün olamadım.. ön yargılarım olmadığı halde, görünmez duvarlara tosladım sürekli..

beni şaşırtan hallerimden hiç yanıltmayan hallerime gelelim; yine grip oldum! kışa girerken, sonbahara girerken, kışın, ilkbahar yaz demeden sürekli grip oluyorum..  hasta olmaktan nefret ediyorum! ıhlamur iç, adaçayı iç içim dışım bitki oldu. severim bitkileri tamam ama bu kadar da değil!


her insan mı böyle bilmiyorum ama hastayken psikolojik açıdan da hastalanıyorum :) bıkıyorum her şeyden.. avcılardan nefret ediyorum mesela.. sokağa çıktığımda sevdiğim bir tanıdığa rastlamama durumundan nefret ediyorum. sahile inip iki lafın belini kıracak arkadaşlarımın hemen yanı başımda oturmamasından ve de yanı başımda oturan insanlardan hiç birinin benim arkadaşım olmamasından-olamamasından bıktım..

dipnot: sinirli değilim! herkes aynı şeyi söyleyip durmasın lütfen!! yetti gayrıı :)

21 Eylül 2010 Salı

oradan buradan

yine uzun bir ara vermişim :) ama bu arada o kadar çok şey oldu ki.. öncelikle yüksek lisans öğrencisiyim artık. ama buna sevinsen mi üzülsem mi bilemiyorum :)

haftada iki gün gitmem gerekiyor okula, bu nedenle mühendis olarak çalışmam oldukça zor görünüyor.. ben de part-time iş arayışındaydım. Bir adet iş buldum ama deneme süresi bugün başladı.. işin tanımını yapalım; faturalı bedava avea hat satışı ve numara taşıma :) çat kapı girip müşteri bulmam gerekiyor. bugün eğitimi aldım, yarın iş başı. pazarlama işine o kadar soğuk bakarken pazarlama işinde olmam ilginç :)

malumunuz ülkemizde eğitim öğretim yılı başladı dün itibariyle, benim de kardeşlerim dün yeni eğitim yılına start verdiler. umuyorum ki başarılı bir yıl geçirirler.

benim eğitimim başlayamadı,çünkü koca yaz geçmiş olmasına rağmen bir adet prefabrik yetişmemiş. bu nedenle 1 hafta daha tatildeyiz. buna rağmen 300 küsür harç almasını biliyorlar. kimlik ücreti 120 tl. okula girerken bir kere bile göstersek içim belki gam yemez. neyse rektör paşa paşa harcasın bakalım..

Kaynak: http://fanzinserzenis.wordpress.com/
başka neler oldu bu aradaa,, aaa referandum vardı. ki bunla ilgili görüşlerimi zati yazmıştım daha önce. sonuçlar tahmin ettiğim gibi çıktı ama ben bu durumdan çok da umutlu değilim.

aklıma gelenler bunlar uzun ara vermeden tekrar görüşmek üzere:)

11 Eylül 2010 Cumartesi

bugün bayram...

herkese iyi bayramlar:)

biraz geç oldu benim bayram mesajım ama anca yazabildim. ee bayram çocuklara. kadınlar yine sürekli mutfakta.. iş yapmaktan gocunmak değil benimki iki sohbeti de mutfakta yapmaktan gocunmak ;)

neyse ki alıştık. evin en büyük kızı olunca; mutfakla masa arası mesafeyi kat etmeye alıştım.

neler pişirdik bu bayram ? aslında şekerpare vardı ama ben resmini çekene kadar bir baktım ki kalmamış :)

o nedenle dün yaptığım Tiramisu tarifini paylaşacağım.

Tiramisu

Malzemeler:

  • 1 adet hazır pandispanya
  • 1 tatlı kaşığı nescafe
  • 2 tatlı kaşığı toz şeker 
  • 1 fincan sıcak su
Kreması için: 
  • 3 kahve fincanı şeker
  • 3 kahve fincanı un
  • 1 adet yumurta
  • 4 su bardağı süt
  • 1 paket labne 
Üzeri için:
  • 1 tatlı kaşığı kakao
  • 1 tatlı kaşığı türk kahvesi
Yapılışı:
  1. Sıcak su, şeker ve nescafe karıştırılarak pandispanyalar ıslatılır.
  2. Bir tencerede labne hariç tüm krema malzemesi çırpılır. Daha sonra ocakta muhhalebi kıvamı alana kadar pişirilir.
  3. Krema piştikten sonra soğumaya bırakılır. Soğuyan kremaya labne eklenerek iyice yedirilir.
  4. Pandispanyanın alt katına kremanın bir kısmı dökülür. İkinci pandispanya koyulur, onun üzerine de krema dökülür. 
  5. Bir küçük tabakta kakao ve kahve karıştırılır. Kaşıkla ya da süzgeçle pastanın üzerine bu karışım dökülür.
ÖNEMLİ NOT: Bu ölçülerle krema çok fazla geldi ya da benim pandispanyam küçüktü. Kalan kremayı aynı işlemi pötibör bisküviye uygulayarak ayrı bir kapta minik bir pasta daha yaptım :) 



Patates Salatası:


Malzemeler:
  • 1 kilo patates
  • yarım demek taze soğan
  • yarım demet maydanoz
  • bir avuç taze nane
  • 1 adet havuç
  • 1 adet kıvırcık
  • 1 adet limon
  • 2/3 çay bardağı sıvı yap
  • 2 tatlı kaşığı nar ekşisi ya da nar sirkesi
  • tuz, karabiber, pulbiber
Yapılışı: 
  1. Patatesler ya soyularak haşlanır ya da haşlandıktan sonra soyulur, doğranır.
  2. Tüm yeşillikler yıkanarak ince ince doğranır. Havuç rendelenir.
  3. Ayrı bir sos kabınca yağ, nar ekşisi, tuz, limon ve baharatlar karıştırılır.
  4. Tüm malzeme karıştırılarak salata hazırlanır. Üzerine zeytinle süslenir.



1 Eylül 2010 Çarşamba

aralarda kalmak..

dün yine Çorludaydım.. akşam biraz oturduk bir baktım; Çorlu'nun akşamlarını özlemişim. kopmak gelmedi içimden.. ben neden dönmüyorum diye düşündüm...

sonra sabah geldi aklıma.. evden çıkarken... gitmek istemiyordum..


kendimi bir köprü üzerinde hissediyorum.. iki uca da uzağım...



"Çorlu'da gün batarken.. 2009 Mayıs."

30 Ağustos 2010 Pazartesi

zoru başarmak...

yazmayalı baya oldu. yazmak istediğim çok şey var ama şu anda o kadar vaktim yok.. bazı şeyleri bir sonraki güne saklayarak günlerimi gözden geçiriyorum hemen.

bu aralar en önemli olay; annem sigarayı bıraktı!!! günde 1 paket bazen 1-1,5 paket içen annem sigarayı bıraktı.. kaç yıldır bırakmak niyetindeydi ama olmuyordu. en sonunda fiziksel olarak destek alabileceği bir yer bulduk; sigara bırakma merkezi.

yoldan geçerken tesadüfen görmüştüm, bir hafta sonra annem görüşmeye gitti.. tedavisi basit ve acısız. umarım yan etkisizdir, internette ne kadar aradıysam bulamadım yan etkisini:) bu iyi bir şey evet evet:)


cihazla sizi sigaranızdan tiksindiriyorlar, bir süre göbeğinizde bir cip kalıyor, bir de bir damla veriyorlar. sigaradan tiksiniyorsunuz ve bir daha da içmiyorsunuz. ben detaylı bilgi yazamayacam ama isteyenler buradan  ulaşabilirler.

bir de bitkisel destek tedavisi var; sarı kantaron hapı kullanmanızı öneriyorlar. sarı kantaron hapı iyi bir şeye benziyor sanki :) mutluluk veriyormuşşşş... çikolata kadar tatlı bir şeyle bunun kadar acı bir şey aynı işlevi görüyor :)

cumartesi günü anneme işlemi uyguladılar. şimdilik bol bol su içip toksinleri nikotini atması lazım. arada bir sigara içmek istediğinde damla damlatıyor, spor yapıyor, booll boooll su içiyor yaklaşık olarak günde 3 litre:) annem ki günü 2 bardak su ile bitirirdi. alışmak zaman alıyor, annemin sigara bırakma maceralarını merakla izliyoruz :)

bugünlük bu kadar, yarın yine iş görüşmesi var, bakalım ne olacak..git gel elde var sıfır :)

27 Ağustos 2010 Cuma

Referandum...

Referandum...

Bakıyorum haberlere hep aynı hep aynı. Halk ikiye bölünmüş durumda ya evet ya hayır. Her zamanki gibi, her konuda olduğu gibi yine ya siyah ya beyaz olmak zorunda hissetiriliyoruz.

Taraf olunan partiler ne derse o yapılıyor. Soruyorum çevremdekilere "Neden Evet?" "Neden Hayır?"  tam anlamıyla nedenleriyle açıklayan çok az. Parti seçmeyi fanatiklik olarak nitelendiriyor insanlarımız. Bir partiye oy attık mı tamamdır artık hep o partinin dediklerini yapmaz zorundaymışız gibi.

Ak Parti Anayasası gibi görenler evetçiler,
Sivil Anayasa olduğu için evet diyenler,
Kenan Evrene olan hınçtan ötürü evet diyenler,
CHP hayır diyor diye hayır diyenler
Ak Partiye inat hayır diyenler


Evet hayırdan ziyade "yetmez ama evetçiler" ve "boykotçular" da var.

Taslağı alıp okuyup da karara varanları tebrik ediyorum... Keşke tüm halk aynı şekilde davranabilseydi..

Rant kavgasına dönüşmeyen bir referandum oylaması yapabilseydik...